31 Ekim 2013 Perşembe

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Bugün Yaşar Kemal'in Ortadirek'ini okurken rastladım bu mısralara. Hayal meyal Karacaoğlan'ın olduğunu hatırladım. Hemen şiirin tamamına baktım sonrasında:


VARA VARA VARDIM OL KARA TAŞA

Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne, gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesin gül benzini soldurdu
Nicelerin, gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Karac'oğlan der, kondum, göçülmez
Acıdır ecel şerbeti, içilmez
Üç derdim var, birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
 
Karacaoğlan 17.yy'dan ne güzel sesleniyor bize değil mi? İnsanı ne kadar iyi tanımış ve analiz etmiş.
 
Yüzyıllar da geçse binyıllar da geçse hala 3 derdimiz bunlar olacak heralde.
 
 İnsanoğlu ne kadar basit ve karmaşık. 

28 Ekim 2013 Pazartesi

Ahmet Kaya

Bugün Ahmet Kaya'nın doğum günü. Ben de bu vesileyle bir Ahmet Kaya şarkısı açmak istedim. Her zamanki gibi ilk olarak "Gururla Bakıyorum Dünya'ya"'yı açtım.

Bu şarkıyı nasıl anlatsam bilemiyorum. Hani böyle bir şey görür donakalırsın, hareket edemezsin ya. İşte böyle bir şey. Her dinlediğimde, ne yapacağımı bilemiyorum. Suskunlaşıyorum, çaresizleşiyorum. Niye diyorum, sadece, niye? Ama sonunda insanın olduğu yerde umudun da olduğunu görüyorum. Her karanlığın sonunda ışık olduğunu bildiğim gibi.

Bu bir şarkı değil, yoksul halkların, gururlu insanların başkaldırısını anlatan bir manifesto.

Biliyorum şairi kürt-şair-gazeteci yazar Orhan Kotan. Ama bu şiiri milliyetten, yöresellikten, ırkçılıktan o kadar uzak ki. Bu şiir fakirliğin, insanca yaşayamamanın isyanı. Hep özlenen eşitliğe, insanca yaşamaya olan özlemin bildirisi.

Biliyorum bir gün gelecek ve "sıcak somun acı soğan ve çiçekli basmalar" kurtulacak.

25 Ekim 2013 Cuma

Telepati

Şu ana kadar bilimsel olarak kanıtlanabilmiş bir olgu olmayan telepati, aslında var olsaydı hayatımız ve toplumumuz acaba nasıl olurdu diye hiç düşündünüz mü?

Bazıları insanın aslında telepati kabiliyeti olduğunu ama dilin gelişmesi sonucu ile bunu kaybettiğini veya kullanamayacak kadar körelttiğini iddia ediyor. Açıkçası bunu çok inandırıcı bulmuyorum. Eğer insan telepatiyi kullanabiliyor olsaydı, dil yerine onu kullanır ve geliştirirdi diye düşünüyorum. Çünkü dil dahil hiçbir yöntem düşündüklerimizi başka bir beyne kayıpsız ve eş zamanlı aktarmayla yarışamaz.

Peki diyelim ki teknolojilik gelişmeler ile bir şekilde düşüncelerimizi başka bir beyne aktarabilmenin yolunu bulduk ya da telepatimizi çok geliştirip dili yenip telepatiye geçtik mesela, neler olurdu acaba? Nasıl bir dünyada yaşardık?

Tabii bu tür telepatinin iki tarafın da istemiyle olduğunu varsayıyorum. Mesela ben telefonumu sessiz aldığımdaki gibi, telepati cihazımın ayarlarını değiştirebiliyorum diyelim. Şu an sadece şunların telepatik iletişimine açığım, herkesinkine açığım, sadece tanıdıklarıma açığım gibi. Tabii karşı tarafta da, sadece şuna gönder, sadece buna gönder, herkese gönder diye seçenekler var varsayalım.

 Artık yanlış anlaşılma gibi bir derdimiz kalmazdı herhalde. Ya da sinemada gördüğümüz bir filmi tam olarak anlatabilirdik.

Peki bilim ve sanat bu gelişmelerden nasıl faydalanırdı? İş birliğinin çok daha etkin olacağını varsaydığım için gelişme hızı inanılmaz olurdu. İletişimimizin bu kadar güçlü olacağını düşünürsek, ön yargılarımız, sınırlarımız, ırklarımız, milliyetlerimiz de dillerimizin yanında kaybolurdu belli bir süre içinde. Daha sonra da kademeli olarak yönetimimlerimiz, devlet yapılarımız kaybolmaz mıydı? Düşünsenize sonsuz bir iletişim imkanımız olduğunda, elimizin altında kullanabileceğimiz ortak bir akıl olduğunda, herhangi bir yönetime ihtiyaç olur mu?

Ya da biraz daha ileri gitsek, acaba peşinden koştuğumuz kayıtsız, şartsız eşitlik böylece mümkün olabilir ve herkes mutlu bir şekilde yaşayabilir miydi? Tabii bu eğer insanın doğuştan iyiliğe eğilimli olduğunu ve başımıza gelen her kötü şeyin ya yönetimsel, toplumsal hatalardan ya da kendi iletişimsizliğimizden, önyargılarımızdan kaynaklandığını düşündüğümüzde geçerli. Ya insan doğuştan kötülüğe eğilimli ise? Bu sonsuz eşitlik kurulabilir ya da yaşatılabilir miydi? Sanırım bu da başka bir blog konusu.

24 Ekim 2013 Perşembe

Kardeşimin Hikayesi

Dün Zülfü Livaneli'nin son kitabı Kardeşimin Hikayesi'ni bitirdim. Doğan Kitapçılığın internet sitesinde ilk bir kaç sayfasını okuduktan sonra duygularını baskı altına almış olan Ahmet Arslan karakteri beni çok etkilediği için kitabı e-kitap formatında satın aldım.

Kitabı yaklaşık 2 günde okudum. Hızlı ilerleyen, anlatımı sade, sizi olay örgüsünün içine çeken bir kitap. Genel izlenimim de olumlu yönde. Ama değinmeden geçemeyeceğim birkaç nokta da var. 

Kitapta ön planda bir cinayet hikayesi varken arka planda Ahmet Arslan'ın kardeşinin hikayesi ve Ahmet Arslan ile genç gazeteci Arzu'nun inişli-çıkışlı, ilginç ilişkisi var. Tabii zamanla ön plan ve arka planın yer değiştirdiğini veya birbiri içine geçtiğini de söylemeliyim.

Kitap boyunca hem kitaba da adını veren Ahmet Arslan'ın kardeşi Mehmet Arslan'ın hikayesini dinliyor hem de cinayeti çözmeye çalışıyoruz.

Kitabı alma sebebim özellikle Ahmet Arslan'ın yalnızlığının ve duygusal eksikliğinin tasviri idi. Kitabın da bunu çok iyi başardığını düşünüyorum. Ahmet Arslan gerçekten gözümde eviyle birlikte canlandırabileceğim kadar iyi tasvir edilmiş.

Mehmet Arslan'ın hikayesine gelince, ne yazık ki aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Bir aşk hikayesine göre özellikle sonunu çok basit buldum. Tabii belki de bu, benim bu hikayeden olan beklentimin bizzat kitabın ana karakteri olan Ahmet Arslan tarafından çok yükseltilmiş olmasaydı. Bence içinde bir-iki tutarsızlık da içeriyor, tabii bunlar benim anlamadığım göndermeler veya özellikle konulmuş öğeler de olabilir. Ama kitabı okumamış olanların okuma zevkine zarar vermemek için, bunları burada yazmayacağım. Belki daha sonra başka bir yazıda, başına uyarı koyduğum bir şekilde yazarım.

Cinayet hikayesine de ortalama diyebilirim. Ama kitabın tek odak noktasının bu olmadığı hatta genel olarak ana karakterlerin yakınlaşmasını sağlayan bir yol sağladığı için, bu hikayede özellikle ayrıntılara girilmeyip, kafa karıştırabilme ihtimali olan detaylar verilmemiş olabilir. Genç gazeteci Arzu ve emekli mühendis Ahmet Arslan arasındaki yakınlaşmayı sağladığı ve kitaptaki merak unsurunu hep devam ettirdiği için, bu ortalama hikayeyi kitap için kötü bir nokta olarak görmüyorum.

Arzu ile Ahmet Arslan'ın ilişkisini de ilk başlarda çok ilginç bulsam da, Zülfü Livaneli'nin vaadettiği binbir gece masalları tadını alamadım ne yazık ki. Kim bilir belki Ahmet Arslan biraz daha Arzu'yu yakından tanımaya çalışsa veya yazar bizim Arzu'yu da Ahmet Arslan gibi kolayca hayal edebilmemizi sağlasa, daha farklı olabilirdi. Kitabın sonuna ilişkin de bir acelecilik sezdim, ama yine kitabı okumamış olanları düşünerek burada ayrıntıya girmiyorum.

Bu kitabı tavsiye ediyor muyum dersem, evet kesinlikle ediyorum, hem paramın hem de zamanımın boşa gitmediğini söyleyebilirim. Sadece Ahmet Arslan gibi bir karakteri dört dörtlük tasvir etmesi ile bile okunmayı hakediyor. Cinayet hikayesi, Mehmet Arslan'ın aşk hikayesi ve kitabın sonu ise bahsettiğim gibi biraz sönük kalıyor ne yazık ki.


23 Ekim 2013 Çarşamba

AÖF macerası

Uzun süredir aklımda AÖF aracılığıyla ikinci üniversite şansımı denemek vardı. Pazartesi günü, bir arkadaşımın da bahanesiyle sağlık kurumları işletmeciliği'ne başvurmaya karar verdim. Başvuru internetten yapılıyormuş, ne güzel değil mi? Ben de öyle düşünüyordum, ta ki başvuru ayrıntılarını okuyana kadar. Başvuruyu internetten yapıyorum ama üzerine çıktıyı imzalayıp AÖF'ye getirmem, bundan önce de 205 TL ücreti vakıfbanka yatırmam gerekiyormuş.

Önce internet başvurusu ile işe başladım. Bu kısım görece sıkıntısız geçti. Tek kötü yanı bilgisayardan bir fotoğrafımı yüklememi ve bunu kesmemi istemesi oldu. Kesmenin sınırlarını ayarlayamadığımız için işimiz biraz şansa kalıyor. Fotoğraf uygun değilse başka bir resim düzeltme programını kullanmak gerekebilirmiş. Neyse buna da şükür.

Geldik diğer aşamaya, Vakıfbank'a 205 TL. Tabii ki her interneti kullanabilen normal insanın düşünebileceği gibi ilk bir online ödeme vs. seçeneği aradım. Tabii ki yoktu. Ödemeyi sadece Vakıfbank'a yapabilirmişim, EFT havale vs. kullanamazmışım. Toplamda 4 yol var ama niyeyse bu yollar hep Vakıfbank hesabı olanları ilgilendiriyor. Ya Vakıfbank internet sitesinden ya Vakıfbank telefon bankacılığından ya Vakıfbank şubelerden ya Vakıfbank ATMlerden kartlı veya kartsız yapabiliyormuşuz. Zaten Vakıfbank hesabımız olmadığı için internet sitesi, telefon bankacılığı ve ATM'den kartlı işlem seçeneği gidiyor. Ama sağolsun AÖF'nin sitesinde öyle bir ballandırılarak anlatılmış ki bu 4 yol, neredeyse Vakıfbank hesabım olmadan bile internet sitelerinden ödeme yapabileceğimi sandım. Nedense seçeneklerin biri hariç hiçbirini Vakıfbank hesabımız olmadan kullanamayacağımız gibi bir "küçük" ayrıntıdan bahsedilmemiş sayfada. Neyse Vakıfbank hesabım olmadığı için tabii ki son iki seçeneğe kaldım. AÖF'nin başvuru sitesinde yazanın aksine Vakıfbank şubeden de parayı yatıramadık, niyeyse ATM'den yapmalıymışız görevlilerin bildirdiğine göre. Bulunduğum yere yakın 3 ayrı ATMlerin toplu bulunduğu yerde Vakıfbank ATM'si bulamayınca arkadaşımdan rica ettim, o adıma TC kimlik numaram ve telefonum ile yatırdı. Tabii ilçede oturup bulunduğu ilçede Vakıfbank ATM olmayanlara Allah sabır versin.

Neyse, internet çıktımı, mezuniyet belgemi, dekontumu ve fotoğraflarımı hazır ettim. Sabahtan AÖF bürosuna gittim. İnanılmaz bir kuyruk vardı. Saat 08.18'de sıraya girdim, saat 14.28'de işim bitmişti. Toplam 6 saat 10 dakika ve bu son kayıt günü de değil. İnternetten başvurunun nimetleri işte. Ya internetten başvurmayıp, fellik fellik Vakıfbank ATM aramayıp para yatırmasaydım, heralde 48 saatte kaydolurdum. Yatıp kalkıp internetten başvuruya dua ediyorum şimdi.

Tabii 6 saat bekleyip evraklarımı teslim ettiğimde, internet başvuruya bilmemne üniversitesi bilmemne fakültesi yazmışsınız, sadece bilmemne fakültesi yazmalıydınız diyen görevli memura da saygılarımı sunuyorum. Tabii bu bilgiye hangi klavuzdan ulaşabilirdim onu bilemiyorum. Ömrümde doldurduğum bin tane formdan ulaştığım sonuç, mümkün olduğunca çok bilgi yazmak oldu. Tabii büyük ihtimalle o forma sadece bilmemne fakültesi yazsam, görevli memur da bilmemne üniversitesi bilmemne fakültesi yazmalıydınız deyip beni yine göndermeye çalışabilirdi. Allahtan başka bir bankoda işimi halledebildim de, akıl sağlığım bana kaldı.

 AÖF'ye başvurmak isteyenler için son kayıt tarihinin 25.10.13 olduğunu ve kayıt olmak istiyorlarsa saat 05:00 civarı, AÖF bürosunun önlerine gelmelerinin ve çelik gibi sağlam sinirlere sahip olmalarının gerekli olduğunu hatırlatayım.

22 Ekim 2013 Salı

e-kitap

Yaklaşık 3 senedir aktif olarak elektronik kitap (ya da e-kitap) okuyucusuyum. Maceram ilk defa Amazon Kindle hakkında bilgi sahibi olmam ile başladı. e-ink teknolojisinin tam aradığım şey olduğunu anladım.

Bilgisayar, tablet, televizyon gibi medyalarda uzun yazıları okumak gözlerimi yoruyor. Bu yüzden ders kitabı, uzun makale vs. okuyabilmem mümkün değil. e-ink teknolojisine kadar tek alternatifim çıktı almaktı. Maliyeti ve çevreye zararı düşünüldüğünde bu da çok mantıklı değil. Gerçi bazıları da e-kitap okucularda az sayıda kitap okunursa bu kitapların basımında çevreye verilecek zararın, e-kitap okucunun üretilmesi sırasında çevreye verilen zarardan daha az olacağını söylüyor. Çok sayıda kitap, dergi, yayın okuduğum için bu durumun beni kapsamayacağını düşünüyorum.

Neyse her zamanki gibi yine konuyu dağıtıyorum. Amerika'dan bir şekilde Kindle DXG modelini aldım. Bu modeli tercih etme sebebim ekranının kaliteli olması ve 9.7 inch yani standart 6 inch lik okuyuculara göre daha büyük olması idi.

Ne yazık ki her şey okuyucuyu almakla bitmiyor, e-kitap için çoğunlukla yabancı sitelere bağımlı durumdasınız. Genelde e-kitap'larımı amazon'dan satın alıyorum. Kindle'a otomatik yükleniyor. Tabii bir sürü bedava e-kitap da var. bunları da amazon'un yanı sıra project gutenberg'den de edinebilirsiniz.

İş yerli e-kitaplara gelince durum daha vahim. Doğru düzgün satan tek yer D&R internet sitesi. Orada da çok seçeneğiniz yok ne yazık ki. Olanlar da görece pahalı. Oradan da bir iki kitap satın aldığım oldu.

Burada genel değindiğim her konuyu ileride tekrar ayrıntıları ile anlatabilirim. E-kitaba önyargısı olan arkadaşları en azından e-kitapları e-ink teknolojisi kullanan bir elektronik kitap okuma cihazında değerlendirmelerini tavsiye ediyorum.

20 Ekim 2013 Pazar

Merhaba

Bir süredir, genellikle geceleri, tarif edebileceğime en yakın benzetmenin göğüs kafesimde bir ağırlık olabileceği kötü bir hisse kapılıyorum. Bahsettiğim fiziksel bir baskı değil. Nasıl anlatsam, bir şey ruhumu sıkıştırıyor gibi hissediyorum. Sanki bir kafes içindeyim, ama bu kafes hareketimi engellemek yerine, benle beraber hareket ediyor ama hareket etsem de etmesem de mesafesinin değişmediğini ve hep orada olduğunu hissediyorum. Kendi kendime bu hisse melankoli diyorum, tabii aslında bu kelimenin yaşadığım hissi karşılamaktan uzak olduğunun da farkındayım.

Bu hisse kapıldığımda geçmesi için bir sürü şey deniyorum. Sevdiklerimle konuşmak, hobilerimle uğraşmak (şu an için eski konsol oyunları), bilgisayarla, televizyonla vakit geçirmeye çalışmak veya uyumaya uğraşmak gibi. Tabii bunların hiçbirinin faydasının olmadığını keşfetmem uzun sürmedi. Sadece bir şeyler yazmanın veya en azından yazma amaçlı bir şeyleri düşünmemin bu hissi bir miktar hafiflettiğini farkettim.

Sanırım blogumun ne amaçla açıldığını farketmişsinizdir. En büyük amacım bu gitgide daha sık yaşamaya başladığım ve melankoli dediğim kötü hisle daha az rastlaşmak. Tabii kim bilir, sadece yazarak en başta hiç planlamadığım şeyler de olabilir, mesela kendimi daha iyi tanımak gibi. Daha önceden bir çok kez şahit de olduğum gibi en güzelinin hayatı akışına bırakmak olduğunun farkındayım. O yüzden daha fazla kurcalamamak en iyisi.

Bu blogda aklıma geldikçe her konuyla ilgili yazılar olacak ve sık aralıklarla güncellenecek, en azından şimdilik planım bu. Ne gelir, ne gider zaman gösterecek.